sayfa-turkiye-de-yabancilasma-39
TÜRKİYE’DE YABANCILAŞMA
Yabancılaşma, birey veya toplumun
kendi kimlik algısı içinde bulunduğu sosyal veya siyasal çevrenin değer ve
yargıları ile kurduğu ilişkinin kopuşunu ifade eden çok boyutlu bir kavramdır.
Marx, Durkheim, Weber, Fromm ve Erikson gibi düşünürlerde farklı görünümleri
olsa da ortak nokta, modernleşme süreçlerinin insanı hem özne olmaktan
uzaklaştırması hem de onu anonim yapılara bağımlı hale getirmesidir.
Türkiye’de yabancılaşma, batıcılık
ideolojisi temelinde sürdürülen modernleşme pratikleri, özellikle 1980
sonrasında yaşanan hızlı ekonomik dönüşümler ile siyasal sistemin toplumsal
katılımla kurduğu ilişki doğrultusunda biçimlenmiş psikolojik boyutu ağır basan tarihsel bir
olgudur. Türkiye’de yabancılaşma, tek bir nedene indirgenemeyecek kadar
karmaşıktır. Devlet-merkezli modernleşme pratikleri, hızlı kentleşme,
neoliberal piyasa düzeni, siyasal kutuplaşma ve medyanın dönüşümü, birbirini
besleyen dinamikler olarak çalışmaktadır.
1. 1923-1950
Dönemi (Cumhuriyet modernleşmesi ve kültürel mesafe)
Milli mücadele sonrası Cumhuriyetin
ilanıyla birlikte girilen yeni iktidar sürecinde yeni bir ulus inşası sürecine
girilmiştir. Bu süreç sekülerleşme temelli olarak devletin organlarını dizayn
ederken eğitim ve hukuk alanındaki düzenlemelerle din-gelenek örüntüsünde oluşmuş
önceki kimliğin yeni bir kimlikle yer değiştirmesini hedeflemiştir.
Bu köklü değişimler, sonuç almaya
yönelik hızlı ve sert pratiklerin de etkisi ile kimi zaman mevcut kültür ile devletin
kurucu tahayyülü arasında uçurumsal bir mesafe doğurmuştur.
Bu mesafe özellikle azınlıklar ve
batı ile entegrasyonu savunan kesimler için ilerleme ve özgürleşme anlamına
gelirken, diğerleri için gelenek, din ve yerel aidiyetlerden kopuş şeklinde bir
anlamlandırmaya dönüşmüştür. Böylece batı temelli bir ulus inşası pratikleştirme
kavramı olan modernleşme ve kalkınmayı iktidar-ulus ilişkisinde kimliklendirme
projesine dönüştürmüştür. Genç Türkiye Cumhuriyeti’nde “yabancılaşma” böylece
iktidar pratiği ile toplumun hafızası arasındaki gerilimden beslenen zaman
içerisinde yoğunlaşan bir tarihsel sürecin öznesine dönüşmüştür.
2. Kırdan kente göç ve sınıfsal
yabancılaşma
Türkiye’de 1950’lerden itibaren
hızlanan iç göç 1980’lerde ulusal ve uluslararası gelişmelerden de beslenerek Türkiye’de
yeni bir sosyo-ekonomik yapının ortaya çıkmasına neden olmuştur.
Kırsaldan büyük şehirlere taşınan
kitleler, bir yandan geleneksel dayanışma ağlarından uzaklaşırken diğer yandan
kente dayalı piyasa ilişkilerinin güvencesiz doğasıyla yüzleşmiştir. Bu süreçte,
Marx’ın ifade ettiği “emeğe
yabancılaşma” kavramıyla izah edilebilecek şekilde; yapılan işin anlamının kaybolması,
üretimin ancak küçük bir parçasına hâkim olabilme, güvencesizlik ve
görünmezleşme gibi birey ve toplum üzerinde önemli etkilere neden oldu. Bu durum
kırsaldan kopan bu kitleler açısından “ne geldiği yere, ne de gittiği yere tutunabilme
hali açısından, iki yönlü bir aidiyet kaybına neden olmuştur.
3. Devlet–toplum ilişkisi ve
siyasal edilgenleşme
Türkiye’de yabancılaşmayı yaratan
bir diğer önemli faktör de siyasal alandaki gelişmeler kaynaklıdır. Türkiye’de siyasal
alan neredeyse günümüze kadar iktidar yapısı içerisinde olan zinde güçlerin
aktif toplumun ise pasif edilgen bir durumda kaldığı bir yapıyla ilerlemiştir. Toplumsal
yapının kendi iç dinamikleri ile mobilize olduğu süreçlerde askerî müdahalelerin
olağanlaşması, demokratik katılım kanallarının daraltılarak, vatandaşlık
pratiklerini itaat–rızâ eksenine yönetilmesine hizmet etmiştir.
Bu durum, Durkheim’ın “anomi”
kavramıyla ilişkilendirilen normların belirsizleşmesi, siyasal alanda güvensizlik,
nasılsa değişmeyecek duygusuna yöneltmiştir. Bu durum toplumsal yabancılaşmayı
derinleştirerek vatandaşın kamusal meselelerin öznesinden nesnesi veya seyircisi
konumuna itilmesini sağlamıştır.
4. Neoliberal dönüşüm, tüketim
kültürü ve kimlik
1980 sonrası Özal’ın liderlik ettiği ANAP hükümetinin hayata geçirdiği neoliberal politikalar, Türkiye’de piyasa ekonomisini güçlendirmiştir. Bu dönemden itibaren özelleştirme, esnek istihdam, borçlanma, yüksek enflasyon yaygınlaşmıştır. Piyasa ekonomisine geçişle birlikte medya aygıtlarının da yoğun olarak kullanıldığı bir teşvik kanalıyla tasarruf kültüründen tüketim kültürüne hızlı bir yöneliş olmuştur. Bu süreçte statüye dayalı rekabet, performans baskısı, görünür başarı ideolojisi üzerinden yeni bir kimlik dili kurulmuştur. Bu yeni dil Fromm’un “sahip olmak” merkezli olarak ortaya koyduğu kimlik eleştirisini kıymetlendirmektedir. Buna göre birey, değerlerini ve aidiyetini tüketim nesneleri üzerinden kurmaya başlar. Böylece yYabancılaşma, yalnızca ekonomik değil; anlamsal bir boşluk olarak da kendini inşa eder.
5. Kutuplaşma, kimlik siyaseti ve
ortak kamusal alanın daralması
Sovyetlerin dağılması ile birlikte ortaya çıkan yeni uluslararası kırılgan süreç, uluslararası yapıların etkisinde olan ulusal yapıların da etkilenmesini sağlamıştır. Bu dönemde de kimlik siyaseti, etnik, mezhepsel ve ideolojik ayrımları keskinleştirerek siyasi aktörler tarafından beslenen “biz–onlar” dilini güçlendirerek ortak kamusal alanı zayıflatmıştır. Bu koşullarda uzlaşıya dayalı ulusal aidiyet, ortak paylaşılmış bir gelecek ülküsünden ziyade, saldırgan-savunmacı bir kimlik bilinci yaratılmıştır. Böylece toplum, kendi iç bütünlüğüne yabancılaşmıştır.
6. Medya, bilgi ekosistemi ve
gerçeğe yabancılaşma
Özelleştirme sonrası medyanın
ticarileşmesi ve siyasal kutuplaşmaya eklemlenmesi de yabancılaşmayı sağlayan
önemli bir faktöre dönüşmüştür. Bilginin üretilmesi ve yayımında oluşan
tekelleşme-kutuplaşma hayali veya
seçilmiş gerçekliklerle belirlenmiş bir gündem üretmiştir. Algoritmalar ve
belirli yapılara ait sosyal medya platformları, propagandaya açık yankı odalarının
oluşmasını sağlamıştır. Bu durum bir yandan doğrulama pratiklerini zayıflatırken
diğer yandan duygusal mobilizasyonu güçlendirmiştir.
Birey, yaşadığı deneyimle maruz kaldığı söylem arasındaki uyumsuzluğu çözemediğinde, gerçeğin kendisine yabancılaşır. Bu da demokratik tartışma kültürünü aşındırır.
Sonuç:
Türkiye’de yabancılaşma bugün siyasal
apati (ilgisizlik, umutsuzluk), kurumsal güvensizlik, anlamsızlık ve
tükenmişlik duygusu, güvence yoksunluğu ve gelecek kaygısı, kimlikler arası çatışma
şeklinde gözlemlenmektedir.
Tüm bunlarla birlikte sivil
toplum, yerel inisiyatifler, gönüllü dayanışma ağları ve kültürel üretim
alanlarında ortaya çıkacak yeni hareketler, eleştirel eğitim ve medya okuryazarlığı
yabancılaşmaya karşı katılım ve dayanışma odaklı karşı-pratikler üretmektedir. Başka
bir deyişle, birey ya da toplumum bir özne olarak yeniden inşası yabancılaşmaya
karşı önemli bir panzehir olacaktır.